Demir Özlü hayatını kaybetti

Usta yazar Demir Özlü hayatını kaybetti. 50 Kuşağı'nın önemli öykücülerinden biri olan Özlü, uzun yıllar sürgünde yaşamıştı. Sürgün teması yapıtlarında öne çıktı. 85 yaşında aramızdan ayrılan Özlü'yü son anı kitabı üzerine Kitap Zamanı'na verdiği söyleşiyle anıyoruz.

KRONOS 13 Şubat 2021 KÜLTÜR

Türk öykücülüğünün ustalarından, 50 Kuşağı’nın öncü yazarlarından Demir Özlü 85 yaşında hayata veda etti.

Demir Özlü, Kabataş Erkek Lisesi’nde eğitiminin ardından ilk öykülerini Dönüm dergisinde yayımladı. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Paris’te, Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi gördü. Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü’nde 4 yıl asistanlık yaptı. Siyasal eylemleri nedeniyle işine son verilince avukatlık yapmaya başladı. 1971’de 12 Mart askerî darbesinden sonra bir süre tutuklu kaldı. 1979’da Stokholm’e yerleşti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıldı. Türkiye’ye 1989’da dönebildi. Demiz Özlü o tarihten beri Stokholm ve İstanbul’da yaşıyordu.

Sürgün teması Özlü’nün yapıtlarında ağırlıklı olarak yer aldı. Demir Özlü Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü, Sait Faik Hikâye Armağanı, Orhan Kemal Roman Ödülü, Dünya Kitap Dergisi Yılın Kitabı Ödülü, Yunus Nadi Roman Ödülü ve Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüştü.

Demir Özlü, edebiyatımızın bir başka önemli yazarı Tezer Özlü’nün ağabeyi, usta çevirmen Sezer Duru’nun kardeşiydi.

Demir Özlü, 2015’te yayımlanan İşte Senin Hayatın adlı kitabını Kitap Zamanı‘na verdiği söyleşide anlatmıştı. İşte Şubat 2015’te, Kitap Zamanı’nın 109. sayısında yayımlanan o söyleşi…

DEMİR ÖZLÜ ile söyleşi:

SÜRGÜN ÇOK UZADI, ASIL KENTİM İSTANBUL

Edebiyatımızın seyrinde önemli yer tutan 50 Kuşağı yazarlarından Demir Özlü, İşte Senin Hayatın adlı son kitabında yine kent dokusu üzerinde ilerleyerek önceki anlatılarından tanıdığımız temaları işliyor, büyük kent insanının yalnızlığını incelikli gözlemleriyle betimliyor.

Son kitabınız İşte Senin Hayatın’da İstanbul, İzmir, Paris, Stockholm, New York gibi farklı kentlerde geçmiş olsa da temelde aynı duyarlık etrafında yaşanmış bir hayata tanıklık ediyoruz. Nâzım’ın dizelerini anımsatan bir soru ile başlayalım: Kendinizi bir kez daha ele geçirmiş olsaydınız yaşar mıydınız yine aynı şekilde?

Evet. Aynı şeyleri yaşamak isterim. Bir pişmanlığı anlatmak istemedim. İşte Senin Hayatın’da ağır basan özyaşamsal şeylerdir. Hemen hemen bütünüyle diyebilirim. Ama özyaşamsal öğeler taşımayan metinler, anlatılar, öyküler, romanlar da yazdım. Birkaçını anımsatayım: Bir Beyoğlu Düşü, Amerika 1954, Kanallar… daha başkaları. Bir okuyucu bana “Caz sever misiniz?” diye yazmıştı. Amerika 1954 adlı romanıma rastlamadınız herhalde, diye cevapladım. Romana göz atmış, cevap yazdı: “Ama ben o yıllarda henüz doğmamıştım.” Ben de 1954’te Amerika’yı hiç görmemiştim. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde birinci sınıf öğrencisiydim. New York’u sadece on gün, 1996’da gördüm, dedim. Bu kitapta yaşamımın yanılgılarını anlattığımı sanmam. Kendi düşüncelerimi, iç dünyamı anlatıyorum ama beni kuşatan toplum ile dünya asıl anlattığım.

Geçmişin dökümünü yaparken yaşanan onca sıkıntıya rağmen akıp giden zamanı özlem yüklü ifadelerle anıyorsunuz. Ama insanların bir türlü değişmeyen kötülüğünü de belirten, “Savrulup gidecek satırlar, gelecek günlerde de bir işe yarayacağını sanmadığın. Yaşam gibi uçucu.” gibi cümleler de var kitapta. Aslında yazı tam da ne işe yarayacağını sorduğumuz an büyüsünü yitirmiyor mu?

Yaşlanan insanlar gerçekten geçmiş günleri ararlar. Bu olguyu biliyorum. Ama şu düşüncem kesin: Yaşadığımız dünya kesin olarak kötülüğe -şiddete- doğru gidiyor. Bunu dilemem. Ama gerçeği de yadsıyamam. Yazarken geçmişi, sizin deyişinizle “özlem yüklü” olarak anlatmak da istedim. Ama edebiyat insanları barışçıl, olumlu, iyi yollara yöneltecek kadar güçlü değil. Düşünün 19. yüzyıl Rusya’sında ne büyük bir edebiyat birikimi vardı. Sonrasında Rusya halkı ne çileler çekti.

“Her şeyin, bütün çevrimiyle düzene konulduğu, yaşam düzeyinin çok yüksek olduğu bu kentte de asıl kentinde yaşadığın kadar vakit geçireceksin.” diyorsunuz ki söz konusu kentler Stockholm ile İstanbul. Stockholm’de de İstanbul kadar vakit geçirmişken İstanbul niçin hâlâ “asıl kent” olarak kalıyor?

İnsanın çocukluğunu, gençlik yıllarını geçirdiği kent, sonuç ne olursa olsun, asıl kenti olarak kalıyor. Stockholm’e altı ay ya da bir yıl oturmak için gelmiştim. Türkiye’ye 12 Eylül rejimi geldi. Bir çeşit sürgünde kaldım. Bu çok uzadı. Otuz beş yıl oldu. Asıl ikametgâhım burası. Ama asıl kentim değil. Yaşadığım kent sadece.

Anne ve babanızdan söz ederken doğuştan gelen bir görgülerinin olduğunu ve gençliklerinin İstanbul’unun onlara zaten bu görgüyü verdiğini söylüyorsunuz. Bugünkü İstanbul’u yaşadığı değişimler yüzünden eleştiriyorsunuz. Demir Özlü cephesinden bakıldığında İstanbul ile sakinleri arasında ne türden bir ilişki değişimi yaşanmıştır?

Düşünün, o yıllarda İstanbul’un nüfusu 600 bin, 700 bin çevresindeydi. Tarihsel olarak çeşitli kültürleri yaşamış, barındırmış, o yıllarda da çok çeşitli kültürlere açık olarak kalmış -burada Batı kültürleriyle, örneğin Doğu kültürlerine olduğu gibi, Rusya (1917’den sonraki göçler), daha eski örneğin Polonya kültürleriyle ilişkiler (Musevileri saymıyorum, onlarla çok iç içeydik)- bir eski başkent içinde yaşayan insanları çeşitlilikler içinde var olan bir kültür potasında eritebilir. Belki şaşırabileceğiniz bir iki basit olgu söyleyeyim: Babaannemin (doğum tarihi 1880 olabilir) erkek kardeşinin ilk eşi Yemenli idi. Aile çemberini geniş tutarsanız, o eski yıllarda Etiyopyalı bir damat da var. Bunlara 20. yüzyılın ilk on yıllarındaki modernleşme çabalarını da katın; bu potanın içeriği anlaşılabilir. Ama bugünkü 15-17 milyon, eğitimin gereğince erişemediği, işsizliğin alıp yürüdüğü İstanbul’u düşünün. Bu şehir olmaktan çıkan dev yerleşim yerinin sakinlerini, birbirine yaklaştıran hangi potada eriteceksiniz. Benim açımdan değişim çok hızlıdır, baş döndürücüdür. İnsanları yabancılaştırıcıdır. Neredeyse beş, on yıl öncesinin nostaljisini taşıyan, gençlerin yazdığı metinlerle karşılaşıyorum. New York bile tarihi içinde bu kadar hızlı değişmedi. Bilmiyorum İstanbul, New York gibi olabilir mi? Düşünemiyorum. 

Isabel Allende, Şili’den ayrılıp Amerika’ya gitmesi üzerine konuşurken kendisinin bir sürgün olduğunu, sürgünlüğün göçmenlikten farklı olarak asıl yüzünün hep kendi ülkesine dönük olduğunu söylemişti. Sizin için ülkenizden ayrı kalmak, Stockholm’e yerleşmek hangi kavramlar ve duygularla ifade edilebilecek bir deneyim oldu?

Isabel Allende doğru söylüyor. Ben de Stockholm’e yerleşmiş değilim. Göçmen değilim. Yüzüm Türkiye’ye dönük. Burada hiçbir şeye sahip değilim.

Bizde hiçbir sapma yaşamadan, bütün bir hayat boyunca aynı fikirde kalmak muteber bir tutum olarak değerlendirilirken Susan Sontag’dan şöyle diyor: “Kendi adıma en kötü şey eski yazdıklarımla, eski söylediklerimle hâlâ aynı fikirde olmamdır. Bu, düşünmeyi bıraktığım anlamına gelir ve kabul edilemez.” Uzun yıllar yazının içinde olan ve yeni şeyler, söyleyişler peşinde koşan bir yazar olarak, sizce doğruya tutkuyla bağlı kalmakla yeni şeyler söylemek arasındaki denge nasıl tutturulmalıdır?

Susan Sontag, yazılarını tanıdığım bir yazar değil. Kendisini eski yıllarda Berlin’de görmüştüm. Bir de kanser hastalığını yenmesine sevinmiştim. Ben insanın gençliğinde elde edebildiği ya da yaklaştığı özlere sırt dönmesi yanlısı değilim. Yazış biçimlerini genişleterek ya da değiştirerek o özden uzaklaşmamalı. Tekniği değiştirmek, mümkünse yeni teknikler bulabilmek daha iyidir. 2012 yazında yayımlanan Önünde Boş Bir Uzam ile bu son kitapta, benim sezdiğim “discourse/söylev/nutuk” teknikleri kullandığımdır. Şahıs zamirleri değişimleri de yıllardır yazdıklarımda ağır basıyor. Bu son denemede beni memnun eden küçük bir teknik değişim olduğunu fark ettim. Kendileri sahneye çıkmadan anlatılan yazarlar Proust, Pirandello ile anne, kısa sürelerle ön plana geliyor, kısaca konuşup gene anlatılanlar içinde kayboluyorlar. Denge, teknik geliştirebilmektedir, diyorum.

İşte Senin Hayatın kitaplarla, yazarlarla, felsefeyle demlenmiş özlü bir hayatın yoğun ve çarpıcı bir dökümü. Nasıl yazarsınız, yazmak sizin için eğlenceli ve kolay bir uğraş mıdır, yoksa çileli ve zorlu bir süreç mi? Şu sıralar neler okuyorsunuz? 

Biriktirince yazabiliyorum. Yazarken gerilimli ama mutluyum. Son aylarda hep felsefe yazıları okuyorum. Sistem kuran filozoflarınkileri değil, bir konuyu açımlamayı amaç edinmiş felsefecilerinkileri.

Yazar Demir Özlü, Frankfurt Kitap Fuarı, 1988.

50 KUŞAĞI BİLİNÇALTININ KAPILARINI AÇTI

“O günlerin arkadaşlarını arasan hiçbir yerde bulamayacaktın: Ne İstiklâl Caddesi’nde, Atlas Sineması’nın girişindeki Kulis Kulubü’nde ne de başka lokallerde. Onlar artık yoktular. Onları artık dünyanın hiçbir lokalinde bulma olanağın yoktu.” Söz konusu Demir Özlü olunca akla hemen birçok önemli isim geliyor. Artık bulunma olanağı kalmamış, yitmiş, yitirilmiş o arkadaşlar kimler?

İstiklâl Caddesi’ndeki Atlas Sineması’nın girişinde soldaki mermer koridora girerseniz, kapısı on metre kadar ötede, yana açılan dünyanın en güzel Amerikan barlarından biri olan Kulis kulübü vardı. Akşamüzerine doğru gazeteciler, yazarlar, res samlar, tiyatro oyuncuları orada toplanırlardı. Bar devamlılarının seçtikleri yerler belirliydi. Başkası onların yerini alamazdı. Sait Faik de oraya uğrarmış. Ama ben daha çok Sabahattin Kudret Aksal’la, Cahit Irgat’la orada karşılaşırdım. Tiyatrocu dostlar da oraya gelirlerdi. Erol Günaydın, Güner Sümer, daha başkaları. Karşıdaki Baylan Pastanesi’nde 60’lı yıllara doğru çeşitli masalarda toplanan ama hepsi birbiriyle arkadaş olan otuz kırk kişinin toplandığı olurdu: Attilâ İlhan, 1957’de Paris’ten dönen Selâhattin Hilâv (ki Ataç’tan sonra yaşayan dili kuranların başında gelir), Atilla Tokatlı -ki bizim kuşaktandır, çok önemli çeviriler yaptı- hiçbiri yoklar. Baylan’a sonradan uğramaya başlayan Edip Cansever de Fethi Naci de yok. Kuşak önce AST tiyatrosunu kuran Asaf Çiyiltepe ile Güner Sümer’i yitirdi. Sonra a dergisi grubundan birçok kişiyi, Mavi’cilerden de pek çoğunu. Cemal Süreya’yı, Sevgi Soysal’ı, Leylâ Erbil’i, Füsun Akatlı’yı, Onat Kutlar’ı, ressam Ömer Uluç’u, Orhan Duru’yu, Demirtaş Ceyhun’u… Aktör arkadaşları, örneğin Ayberk Çölok’u, Aziz Çalışlar’ı… hep kaybettik. Geçen yıl yakın bir arkadaşımla bir liste yaptık, gördük ki masamıza elini kolunu sallayarak gelen, mutluluk veren yetmiş sekiz arkadaşımız fiziki varlıklarıyla yoklar artık. Dünya bizim kuşağın ellerinden çıkıyor. Her kuşağın yaşam çizgisi böyle. Arkadaşlık dünyada en önemli şeylerden biri değil mi?

50 Kuşağı’nın en önemli yazarlarından birisiniz. Kuşağınızın Türk edebiyatındaki yerine ilişkin neler söylemek istersiniz. 50 Kuşağı’nın etkilerini, izlerini günümüz edebiyatında gözlemleyebiliyor musunuz?

İltifatınıza teşekkürler. Kuşağımın iyi yazarlarından biri olmak isterdim. Sait Faik’ten birçok şey öğrendik. Yabancı yazarlardan da. Bununla birlikte -o yetişme çağında- Oktay Akbal da çok sevdiğim bir hikâyeciydi. O yazarlar üzerine hep yazıyorum. Türk diline ve edebiyatına sanırım geniş bir yaratma özgürlüğü getirdik. Bilinçaltının kapılarını açtık. Ben başlangıçtan beri “düşünceye dayanan edebiyat” yanlısıydım. Edebiyat felsefeden beslenmelidir. Bir şeyler de söylemelidir, oyunlara kapılmamalıdır. Bu yüzden de postmodernizme hiç özenmedim.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram
WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com