‘Hükümet asgari ücrette yüzde 8,5 gibi komik bir zam yapmayı planlıyor’

EYLEM YILMAZ 08 Aralık 2019 GÜNDEM

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ile asgari ücret görüşmelerini, artan iş cinayetlerini, yeni vergi yasasını ve 2020 yılına ilişkin beklentilerini konuştuk. 

Asgari ücret konusunda hükümetin mevcut enflasyon oranından değil hedeflenen yüzde 8,5 oranındaki enflasyon üzerinden zam yapmayı planladığını savunan Çerkezoğlu; “Bu kabul edilemezdir. Bu Türkiye’deki milyonların daha fazla yoksullaşması ve gelir adaletsizliğinin daha fazla artması anlamına gelir” diyor ve tüm sendikaları, siyasi partileri de asgari ücretin belirlenmesi sürecine ortak hareket etmeye çağırıyor.  

Bakırköy Halk Pazarı’nda (8 Aralık 2019) sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla gerçekleştirecekleri miting öncesinde sorularımızı yanıtlayan DİSK’in ilk kadın Genel Başkanı Çerkezoğlu 2020 yılı için pek ümitli değil. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (ISİG)iş cinayetleri raporuna göre, 2019 yılının ilk 11 ayında bin 606 (1606) işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Yalnızca Kasım ayında 126 işçinin öldüğü bu rapora ilişkin sorularımızı da yanıtlayan Çerkezoğlu’na göre burada sendikalardan çok iktidarın sorumluluğu söz konusu; “Sendikalaşmanın önündeki engellerin kalkması lazım.” Yine de asgari ücret görüşmelerinde sıklıkla gördüğümüz sendikaların iş cinayetlerinde bu kadar sık ortada olmamaları konusunda bir özeleştiride de bulunuyor… 

Söz Arzu Çerkezoğlu’nda… 

Asgari ücretle ilgili Türk-İş 2 bin 593 TL, DİSK ise 3 bin 200 TL gibi bir rakam öneriyor. İki sendika arasındaki bu farkın nedeni nedir? Bu belirleme neye göre yapıldı? 

Asgari ücret bu ülkede sadece asgari ücretle çalışan, hayatını bu ücretle sürdüren 7 milyon işçi arkadaşımızın değil; emeklisinden işsizine, kamu çalışanına kadar herkesin çalışma ve yaşam koşullarını belirleyen temel parametredir. Bu nedenle asgari ücretin belirlenmesi süreci devletin toplumla yaptığı en büyük toplu sözleşmedir. 2020 yılı asgari ücreti bu derin kriz koşullarında; işsizliğin arttığı, her birimizin gelirinin azaldığı ve yoksullaştığımız ve gelir adaletsizliğinin arttığı bir dönemde belirlenecek. Asgari ücret ne yazık ki uluslararası standartlara da aykırı biçimde 15 kişilik bir komisyon tarafından belirleniyor. Bir toplu pazarlıkla belirlenmiyor. O masada bütün işçileri temsilen en fazla üyeye sahip konfederasyon olarak Türk-İŞ var. Bütün konfederasyonların farklı hesaplamaları olabilir. O açıdan farklı rakamlar telaffuz edilmesi mümkündür. Burada asıl önemli olan insan onuruna yakışır bir asgari ücret belirlenebilmesi için ortak bir mücadele, ortak bir irade ortaya koymaktır.  

Peki, bu irade var mı? 

Bu yıl ilk kez Türk-İŞ, bizi ve diğer konfederasyonları da ziyaret ederek bu süreci başlattı. O nedenle rakam önerimizi ve asgari ücrete ilişkin temel politikalarımızı ifade ettik. Bu noktada, asgari ücretin uluslararası standartlara uygun olarak işçinin ailesiyle birlikte yaşayabileceği bir tutar belirlenmesi gerektiğini, tümüyle vergi dışı bırakılması gerektiğini, net olarak hesaplanması ve bir geçim ücreti olması gerektiği gibi temel politikalarda ortak bir tutum ortaya çıktı. 

Fakat buna rağmen rakamlar arasında büyük bir fark var.  

Türk-İŞ Genel Başkanı şöyle bir ifade kullandı; bir işçinin yaşam maliyeti 2 bin 578 TL’den daha aşağı bir rakamı konuşmayız. Rakam, masadaki pazarlığın da konusudur. Biz de DİSK olarak iki temel esasa dayalı olarak rakam önerimizi açıkladık. Bunlardan birincisi asgari ücretin bir geçim ücreti olması gerektiğidir. Burada dikkate aldığımız rakam yoksulluk sınırıdır. Bir de kişi başı milli gelir artışını dikkate alınması gerektiğini söylüyoruz. Bu ikisinin ortalamasını aldığımızda 2020 yılı için net 3 bin 200 TL olması gerektiğini söylüyoruz. İnsan onuruna yaraşır ücret budur.  

Özellikle bu kriz koşullarında belirlenecek olan asgari ücret aynı zamanda krize karşı işçi sınıfını, halkı koruyacak bir nitelikte olmalıdır. O yüzden 2020 yılı asgari ücreti her zamankinden daha da önemli. 

Siz kriz var diyorsunuz fakat hükümet bir kriz olduğunu kabul etmiyor. Sizin bir ekonomik kriz olduğunu vurgulamanızın nedenleri nedir? 

Ülkeyi yönetenler, bu krizi geçtiğimiz yıldan itibaren kabul etmemekte ısrar ediyor. “Kriz, mriz yok” dediler… “Yaşadığımız ekonomik sıkıntılar psikolojiktir” dediler…  Fakat bu ülkede ücretiyle geçinen herkes; çarşıya pazara gittiğinde; elektrik, su, doğalgaz faturası geldiğinde krizin olup olmadığını çok net bir şekilde görüyor, yaşıyoruz. Aynı şey işsizlik için de geçerlidir. İşsizliği kabul etmek istemeyen bir siyasi iktidar var.  

Bu ülkede yaşayan 82 milyonun yüzde 99’unun yaşadığı bu somut gerçekleri kabul etmemek, inkâr etmek hiçbir sorunu çözmüyor, tersine ağırlaştırıyor. Biz ekonomik kriz var diyoruz çünkü bu krizin üç tane temel sonucu oldu. Bunlardan bir tanesi işsizliktir. Kriz nedeniyle istihdam daralıyor ve işsizlik de Cumhuriyet tarihinin rekorlarını kırıyor. Özellikle genç ve kadın işsizliği çok ciddi boyutlara ulaştı. İşsizlik artık bir ekonomik veri olmanın ötesinde herkesin kendi hayatında gördüğü, Türkiye’nin geleceğini tehdit eden bir unsur haline gelmiş durumdadır. İkincisi, gelir adaletsizliğinin çok ciddi bir biçimde artmasıdır. Bugün en zengin ile en yoksul arasındaki açı giderek daha fazla artıyor. Bu açıdan bakıldığında da çok ciddi bir adaletsizlik var. Üçüncüsü de her birimizin gelirinin, her ne kadar enflasyon rakamları hükümet tarafından baskılanmaya çalışılsa da yüksek enflasyon rakamları nedeniyle çok ciddi bir biçimde azalmasıdır. Bu üç temel gösterge Türkiye’deki krizin yıkıcılığını ortaya koyuyor. Çok ciddi bir yoksullaşma var. Bunlar, ekonomik verilerin ötesinde Türkiye’deki herkesin kendi hayatında gördüğü, yaşadığı, sonuçlarıyla yüzleştiği bir gerçek. Bu nedenle, ilk günden itibaren iktidarı krizi görmeye, krizin sonuçlarını kabul etmeye ve derhal adım atmaya çağırıyoruz. Çünkü gerçekleri reddetmek hiçbir sorunu çözmek, bir buçuk yıldır gördüğümüz gibi sorunları daha da derinleştiriyor.  

Peki, bu asgari ücret görüşmelerinde hükümet bu yönde bir adım atar mı? Olası sonuca ilişkin ne öngörüyorsunuz? 

Hükümetin politikasına bakılırsa önerilerimizin tam tersine krizin bütün yükünü bizlere yüklemeye hedefleyen ve hatta asgari ücreti gerçekleşen enflasyon üzerinden değil hedeflenen enflasyon üzerinden belirlemek niyetinde. Özetle, ben ne kadar istersem o kadar arttırırım mantığını görüyoruz. 2020 yılı içinde hedeflenen enflasyon rakamı yüzde 8,5 olarak açıklandı. Dolayısıyla eğer hükümet 2020 yılı asgari ücrete yüzde 8,5 olarak komik bir zam yaparsa bu çok sert bir düşük ücret politikası anlamına gelir. Bu kabul edilemezdir. Bu Türkiye’deki milyonların daha fazla yoksullaşması ve gelir adaletsizliğinin daha fazla artması anlamına gelir. O nedenle her ne kadar asgari ücretin belirlenmesi sürecinde masada olmasak da sokakta, işyerlerinde, bu alanda yürüttüğümüz mücadele üzerinden sürece müdahil oluyoruz. Bu anlamda tüm sendikaları, emekten yana bütün siyasi partileri, bütün demokrasi güçlerini de insan onuruna yaraşır bir asgari ücretin belirlenebilmesi için ortak mücadeleye, omuz omuza olmaya çağırıyoruz. Ancak böylesi bir toplumsal kuvvet ve irade iktidarı ve işverenleri bu düşük ücret politikasından vazgeçmek zorunda bırakabilir.  

Buradan devam ederek yeni vergi yasasını da sormak isterim. İşçi ve işverenin yeni vergi yasasına ödenecek verginin adaletsizliğinde ortak görüşte deniliyor. Yeni yasayla gerçekten işçi de işveren de aynı oradan ve adil bir vergi ödemeye mi tabi tutuluyor? 

Aslında dünyanın en adaletsiz vergi sistemlerinden bir tanesi Türkiye’dedir. Türkiye’ye baktığımızda devletin topladığı vergilerin 3’te 2’si yani yüzde 65’i dolaylı vergilerdir. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir oran yok. Bu en zengininin de, en dar gelirlisinin de hatta işçisizinin de ödediği vergi demektir. Ücretten alınan vergiye baktığımızda da gelir vergisinin çok önemli bir kısmının asgari ücretlinin üzerinde olduğu bir vergi sistemi var. Bugün hâlâ ülkeyi yönetenler krizden çıkmak adına tabana yayılmış olan, tümüyle halkın üzerinde olan bu vergi yükünü daha da fazla bizlere yüklemeyi ve vergiyi tabana yaymak konusunda yeni vergi yükleri getirmeyi hedefliyor. Bu gerçekten kabul edilemez. Bu kadar yoksullaşmanın olduğu bir süreçte bütün yükü işçinin, emekçinin, halkın üzerine yüklemek daha büyük sorunları beraberinde getirecektir. 

ISİG’in iş cinayetlerine ilişkin yeni raporu açıklandı. Buna göre Türkiye’de 2019 yılının ilk 11 ayında bin 606 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş. Sadece Kasım ayında 126 işçi ölmüş. Türkiye’de niçin hâlâ iş cinayetlerinin önüne geçilmiyor? Devletin ve sendikaların yapması gerekenler nedir? Siz sendikaları kendi sendikanız özelinden de kıyaslarsanız yeterli görüyor musunuz? 

Türkiye’de iş cinayetleri ülkenin en kara tablosudur. Bunu ortadan kaldırmak başka tatbikî ülkeyi yönetenlerin ama sendikalar başta olmak üzere bütün toplumsal kesimlerin de temel bir sorumluluğudur. Her ne kadar biz ülkeyi yönetmiyor olsak da, bu sorunun giderilmesi için mücadele versek de, her gün dört, beş işçi arkadaşımızın ölüyor olması ve bizim bunu engelleyemememiz kendi açımızdan bir özeleştiridir.  

Her gün neden bu kadar arkadaşımızı kaybediyoruz sorununa gelince, Türkiye’de çalışma hayatı tümüyle güvencesiz. Taşeron ve geçici çalıştırma biçimleriyle sendikal hak ve özgürlükleri tümüyle ortadan kaldırıldığı ve işçi sağlığı ve güvenliği alanının tümüyle piyasaya açıldığı ve bu alanda yapılması gerekenlerin doğrudan bir maliyet kalemi olarak görüldüğü ve insan yaşamının hiçe sayıldığı bir çalışma hayatı var. Örneğin, işçiler inşaatlarda, madenlerde taşeronun, taşeronunun, taşeronu olarak çalışıyor ve işçinin yaşamı bir maliyet unsuru olarak görülüyor. İşçi sağlığı ve güvenliği alanını tümüyle sendikaların, meslek örgütlerinin ve üniversitelerin karar sahibi olduğu özerk bir alan haline getirmek gerekir. Ama işçi sağlığı ve güvenliği alanı da taşerona verildi. Taşeron çalıştırma başta olmak üzere bütün güvensiz çalışma biçimlerini, işçi sağlığı ve güvenliği alanını taşeronlaştıran bu mantık ortadan kaldırılmadan ve işçilerin sendikalaşmasının önüne konulan engeller ortadan kaldırılmadan bu tablo ortadan kalkmaz. 

Ne gibi engellerle karşılaşıyorlar? 

Türkiye’de her şey işçilerin sendikalaşmasının önünde engel… İktidarın tutumundan yasalara, mahkemelerden işveren tutumuna kadar her şey engeldir. Biz bunu çok net yaşıyoruz. Mesela, şu an Birleşik Metal İŞ sendikamız Ankara’da bir fabrikada örgütlendi ve işverenlerin çok yoğun bir baskısıyla 33 arkadaşımız işten çıkartıldı. Bütün işçiler işveren baskıyla sendikadan istifa etmeye zorlanıyor. En hafifi deyimiyle Bakanlık ise buna sessiz kalıyor. Bu sadece bir örnek. Dolayısıyla başında dediğim gibi, iktidarın tutumu, yasalar, mahkemeler, işveren tutumu işçilerin sendikalaşması konusunda engeldir. Sendikalaşmanın bu kadar düşün olduğu bir ülkede bu kara tabloyu ortan kaldırmak da mümkün değildir. Bu ölümlerin tamamı sendikasız iş yerlerinde yaşanmaktadır. 

Peki, biz sendikaları hep asgari ücret görüşmelerinde daha aktif ve sıklıkla görüyoruz. İş cinayetleri konusunda da daha aktif ve daha fazla ortada görmemiz gerekmez mi? 

Mutlaka öyle. Ama bunun olabilmesi için sendikalaşmanın önündeki engellerin kalkması lazım. 

Elbette. Sendikalaşılan haliyle yanıtlayabilir misiniz? 

Bu olumsuz tablonun tablonun sendikasız işyerlerinde olduğunu düşünürsek, biz örgütlü olduğumuz işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği alanın da eğitimlerden toplu sözleşmelere kadar her alana müdahil olabiliyoruz. Bu konuyu sürekli gündemde tutmak için örneğin bu raporu açıklayan meclisin biz de bir parçasıyız. Yanı sıra toplantılar, paneller, sempozyumlar, uluslararası alanda birçok etkinlik yapıyoruz. Kuşkusuz bunların hiçbiri yeterli olmuyor. Asıl olan esasa dair iktidara adımları attırabilecek bir kuvvet örgütlenmesi lazımdır. Bu da sendikaların örgütlenmesindeki engellerin kalkması ve daha güçlü bir örgütlenmeyle mümkündür. 

Son soru; 2020 yılı işçi sınıfı için nasıl bir yıl olacak? Ne gibi gelişmeler öngörüyorsunuz? 

Ne yazık ki 2020’ye ekonomik krizin bütün etkilerini yaşadığımız, işsizliğin, yoksulluğun, iş cinayetlerinin arttığı, gelir dağılımı adaletsizliğinin olduğu bir durumda giriyoruz. Ama bir o kadarda Türkiye’nin dört bir yanında örgütlü, örgütsüz bütün haklarımızı ortadan kaldıran düzene karşı çok ciddi mücadelelerin, direnişlerin de olduğu bir dönem. Dolayısıyla bir yandan olumsuz koşullar ve siyasi iktidarın ve sermayenin saldırı planları ama öbür taraftan da bütün bunlara karşı mücadele ve direniş var. Umuyoruz ve diliyoruz ki 2020 yılı sendikaların daha fazla güçlendiği, sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kalktığı ve direnişlerin, mücadelelerin daha fazla yükseldiği, haklarımızı elde etmeye dönük ciddi bir iradeyi örgütlediğimiz bir yıl olmasını diliyorum. Bunun mücadelesini vereceğiz. 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram
WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com