Prof. Kozanoğlu: Ücretler düşecek, işsizlik daha da artacak; işçi eylemleri başlayacak

Ekonomist Prof. Hayri Kozanoğlu Kronos'a anlattı: Bölüşüm şokunun hissedilmesi ertelendi. Türkiye bir asgari ücretliler toplumu oluyor. 'İşsizlik yok' diyorlar ama yüzde 10 dünya standartlarına göre çok yüksek bir oran. Toplumsal mücadelenin, işçi eylemlerinin yükseldiği bir dönem bekliyorum.   

ÖZLEM ERGUN 29 Eylül 2023 SÖYLEŞİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın piyasa koşulları dışında kabul edilen ve tam da bu hali nedeniyle sürdürülemez bulunan ekonomisinin başına seçimlerin ardından Mehmet Şimşek getirildi. Uluslararası finans çevreleriyle yakın ilişkileri olduğu bilinen Şimşek’ten beklenti, serbest piyasanın rayından çıkmış ekonomi vagonlarını hale yola koyması…

14-18 Mayıs seçimlerinin Erdoğan lehine yazılan sonuçları bir yönüyle popülist ekonomi politikalarla mümkün olabilmişken, şimdi artık buradan öteye gitmenin imkansızlığına dikkat çekiliyor.

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ile son seçimleri AKP lehine hazırlayan sürecin ekonomik ayaklarını ve şimdilerde Şimşek’in başında olduğu ekonominin dinamiklerinin nerelerde kurulacağını konuştuk.

AKP’nin seçimden istediği sonucu döviz kurunu yatay tutma, faizleri düşük tutarak talep canlılığını devam ettirme, zamları erteleme gibi uygulamalarla alabildiğini belirten Kozanoğlu, sözü edilen büyümenin de ekonominin makro dengelerini bozmak pahasına elde edildiğini söyledi. Hem de gerçek potansiyelinin altında kalarak…

REEL ÜCRETLER DÜŞECEK, İŞSİZLİK ARTACAK

Şimşek göreve getirildiğinden itibaren enflasyonu düşürme niyetlerinin olduğunu tekrarlarken, bunun ne pahasına ve ne ölçüde olacağını Kozanoğlu “Önümüzdeki aylarda enflasyonda bir gerileme bekleyebiliriz ama bu, insanların hoşnutsuzluğunun artması, yaşam standartlarının gerilemesi pahasına olacak” diyerek özetledi.

Kozanoğlu, Şimşek yönetimindeki ekonomide reel ücretlerin düşürüleceğini, ücretlerin enflasyona paralel arttırılması uygulamasına son verileceğine işaret etti ve ekledi: “Faizleri arttırarak hem bireysel kredi faizlerinin yükseltilmesi hem de miktarın daraltılması, limitlerin sınırlanması yoluyla insanların gelirlerinin ötesinde harcama mekanizmalarının önü tıkanacak.”

Önümüzdeki dönemde özellikle özel sektörde asgari ücretli oranının yüzde 80’lerin üzerinde olacağını, Türkiye’nin asgari ücretliler toplumu haline geleceğini belirten Kozanoğlu, işsizliğin artacağına da dikkat çekti. Sözü, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu’na bırakıyoruz.

BÖLÜŞÜM İLİŞKİLERİ BELİRGİN ŞEKİLDE BOZULDU

Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’de 2009’dan bu yana ekonomik bir kriz yaşanmadığını ancak tüm bu yıllar boyunca Türkiye’nin ‘büyüyen bir ekonomide emek karşıtı ağır bir bölüşüm şokundan geçtiğini’ ifade etti. Katılır mısınız? Bölüşüm şokuyla kastedilen nedir?

‘Bölüşüm ilişkilerinde bozulma’ ifadesini tercih ederim çünkü ‘şok’ kısa süreye yönelik bir kavram. Emeğin aldığı pay üretim rakamlarına, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) rakamlarına da yansıyor ve pastadan aldığı pay azalıyor. Bu şöyle seyrediyor.

Türkiye’nin büyüme rakamı genel olarak yüzde 5 civarında. İnsanların mutlak olarak yoksullaşması, yaşam standartlarının mutlak olarak gerilemesi değil büyümeden pay alamamaları şeklinde yavaş seyreden bir süreç söz konusuydu. ‘Şok’ olarak nitelendirebileceğimiz dönem belki son iki yılda enflasyonun sıçradığı dönem. Hatırlanırsa 2012 Eylül’ünden başlayarak seri faiz indirimlerine gidildi, bunun sonunda dövize hücum ve zincirleme olarak da enflasyonda keskin bir artış söz konusu oldu.

Bu dönemde insanların enflasyon karşısında satın alma gücünün gerilemesiyle bölüşüm ilişkileri çok daha belirgin şekilde bozuldu. Bunu, son açıklanan 2022 mili gelir rakamlarından da görüyoruz. 2021’de emeğin payı yüzde 30 iken -ki bu çok düşük bir pay- 2022’de yüzde 25’e kadar geriledi.

ÜCRETLER, MUTLAK YOKSULLUĞA YOL AÇMAYACAK ŞEKİLDE AYARLANDI

Geniş toplumsal kesimlerinin yaşam standartları gerilerken bu durum, AKP lehine sonuçlanan seçim tablosuna neden yansımadı?

Bunun çeşitli açıklamaları var. Bir tanesi özellikle asgari ücret ve en düşük emekli maaşlarına yapılan iyileştirme gibi düzenlemeler ‘mutlak yoksulluğa’ yol açmayacak şekilde ayarlandı. Bunun sonucunda insanlar mutlak yoksulluğa sürüklenmediler ama asgari ücretin biraz üzerinde geliri olanların yaşam standartlarında, satın alma güçlerinde gerileme görüldü.

KEMER SIKMA YANINA MUTLAK YOKSULLUĞUN GİDERİLMESİNİ EKLİYORLAR  

Neoliberal piyasaya koşulları dışında davrandığı belirtilen Erdoğan’ın bu yaklaşımının seçimlerle ilgilisi de çokça kuruldu…

Neoliberalizm, ekonomiyi tamamen piyasa ilişkilerine terk eden acımasız bir düzen. Ancak zaman içinde neoliberalizmin dünyada da itibarının sarsılması, inandırıcılığının azalması ve sosyal tepkilerin yükselmesiyle IMF dahil neoliberalizmin savunucusu bütün kurumlar uygulayacakları kemer sıkma politikalarını tasarlarken yanına bir de mutlak yoksulluğun giderilmesi, bu uygulamalardan en fazla zarar gören kesimlerini kayıplarının telafi edilmesi maddelerini ekliyorlar.

Türkiye’de biraz böyle bir durumun olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında da değişik mekanizmalarla toplumdaki hoşnutsuzluğun sandığa, yurttaş tepkisine dönüşmesi engellendi.

DOLAR KURUNU SABİT TUTMA, FAİZ İNDİRİMLERİ…

Peki, 14-18 Mayıs genel seçimlerini AKP lehine hazırlayan sürecin ekonomik ayakları nerelerdi?

Seçimlere kadar insanların bu süreçten zarar görmelerini nispi olarak törpüleyen veya bunu hissetmelerini erteleyen uygulamalar oldu.

Birinci ayağı, döviz kurunu ne pahasına olursa olsun sabit tutmak veya özellikle doların yatay seyretmesini sağlamaktı. Bunun da iki etkisi var. Birincisi dolar toplumda ekonominin istikrarı olarak görülüyor ve ekonomideki başarının barometresi olarak okunuyor.

İkincisi, Türkiye dışa oldukça açık bir ekonomi olduğu için döviz kurlarının değişimi yoluyla enflasyon daha belirgin şekilde artıyor. ÖTV, KDV, enerji, akaryakıt zamları ertelenerek bunların doğrudan fiyatlara yansıması ve insanların bütçesine olumsuz yansıması seçimlere kadar ertelendi.

Üçüncüsü ise faiz indirimleri… Faizleri keskin bir şekilde düşürmek ekonominin bünyesine orta ve uzun dönemde çok ciddi tahribat yapsa da faizlerin düşük tutulmasıyla insanlar -tüketici kredileri, bireysel krediler ve KOBİ kredilerinde de geçerli oldu-  ucuza borçlanarak hayatlarını sürdürebildiler. Bu, alt gelir grubu için geçerli.

Orta gelir grubundakiler de bunun getirdiği fırsatlardan yararlandılar. Borçlanarak otomobil, beyaz eşya, mobilya alımlarına hız verdiler. Hatta nakit kredi çekerek döviz alanlar, borsaya yönelenler oldu.

Bunun sonucunda ekonomide olabileceğinden daha canlı bir hava oluştu. Bu, herkese yansıdı çünkü mal ve hizmetlere talep yükseldiği zaman genel olarak işsizlik de artmaz. Daha alt gelir gruplarının -emekçi kesimlerin- iş bulmaları göreceli olarak daha kolay olur. Böylece seçimlere kadar bu tablonun olumsuz sonuçları tam yaşanmadan gelindi.

EKONOMİDE FİNANSALLAŞMA YAYGINLAŞTI

Bir de ekonomide çok belirgin şekilde finansallaşmadan söz ediyoruz yani insanların borç ilişkileri, borsanın ekonomideki payı ve benzerlerinin toplumda yaygınlaşması ve sade insana kadar yansıması söz konusu. Bunun da sonuçları şöyle oldu:

Dünyada çok konuşulan ve ‘refah etkisi’ denilen bir olgu var. Konut fiyatları yükseldikçe, borsa yükseldikçe, –Türkiye’de borsa daha az belirleyicidir- otomobil fiyatları yükseldikçe insanlar kendilerini daha zengin hisseder, harcama yapmaya kendilerinde daha fazla hak görürler. Bu da ekonomiyi son yıllarda faizlerin düşük tutulması, bütün varlık fiyatlarının yükselmesi ve refah etkisi yoluyla da talebi canlı tuttu.

BÖLÜŞÜM ŞOKUNUN HİSSEDİLMESİ ERTELENDİ

Bir diğer mekanizma dünyada çok konuşuluyor ama Türkiye’de tam rakamlarla ifade edilmiş değil. Pandemi döneminde özellikle profesyonel kesimler –orta, orta üst gelir grubuna dahil olanlar-  işlerini kaybetmeden, uzaktan çalışarak gelirlerini büyük ölçüde korudular ve harcamalarına kısıtlar olarak yansımadı. Bu da pandemi dönemi geçtikten sonra mal ve hizmetler sektöründe daha yüksek bir talebi getirdi. Özellikle hizmet sektöründe… Bu mekanizma da bahsedilen bölüşüm şokunun hissedilmesini belirgin şekilde erteledi.

AKP, KENDİ ÇEVRESİNE ALTERNATİF EKONOMİK ALANLAR YARATTI

Türkiye’ye özgü bir başka mekanizmadan bahsedersek AKP rejimi 20 yılı aşkındır iktidarda ve vakıfları, yerel yönetimleri, kamudan alınan ihaleler aracılığıyla kendi çevresine yönelik alternatif bir ekonomik alan yarattı.

Vakıf yurtlarında kalıyorsunuz, burs alıyorsunuz, yerel yönetimlerin belli sosyal imkânlarından, devletin sosyal yardım ağlarından daha öncelikli yaralanıyorsunuz… Zaten toplumda AKP ve Cumhur İttifakı ile muhalif kesimler arasında yarı yarıya denebilecek bir denge var.

Bu ilişkiler de daha çok AKP ve Cumhur ittifakı interlatındaki kesimlere yansıyor. Bu da, söz konusu kesimlerin ekonomide belli şikâyetleri olsa da kopuş yaşamamalarını getiriyor. Seçimlere kadar böyle bir ortamda geldik ama şimdi bölüşümdeki bozulmanın çok daha net hissedildiği bir dönemdeyiz.

BANKALARIN VE ŞİRKETLERİN KÂRLARI ARTTI

Bir de konunun Türkiye’de çok konuşulmayan şöyle bir boyutu var: 2022 yılında gerek bankaların kârlarının gerek reel sektörde kârların çok belirgin bir şekilde arttığını görüyoruz. Bu durum, bir taraftan milli gelirde bölüşüm ilişkilerini daha fazla bozuyor ama bir tarafıyla da sermaye kesimi mal ve hizmetlerin talepkârı. Kârların yüksek olması onların özellikle lüks tüketim yoluyla –spor salonları, güzellik salonları, turizm sektörü vs..-  mal ve hizmetlere talepkâr olmasını ve ekonomik büyümeyi görece olarak yukarı çekmesini getiriyor.

TÜRKİYE EKONOMİSİ POTANSİYELİNİN ALTINDA BÜYÜDÜ

Rakamlar, Türkiye ekonomisinin 2023 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,8, bir önceki çeyreğe göre yüzde 3,5 büyüdüğünü söylüyor. Burada sözü edilen büyüme nasıl mümkün olabildi? Ve aslında bunun başarı olarak kabul edilemeyeceğine dikkat çekiyorsunuz. Neden?  

Sözü edilen bu rakamlar, Türkiye’nin yüzde 5 civarında olan potansiyel büyümesinin altında. Bahsedilen büyüme; çeşitli zorlama mekanizmalarla ÖTV- KDV gibi vergi zamlarını erteleyip, bütçe açıklarını patlatmak pahasına ve devam edilemeyecek şekilde faizleri düşük tutup tüketimi kamçılamak pahasına elde edildi.

İnsanlar, ‘nasıl olsa enflasyon yüksek olacak veya bu faizler, bu uygun ortam devam etmez’ algısıyla alımlarını öne çekti. Şirketler stoklarını arttırma yoluna gitti. Tüm bunların sonucunda böyle bir büyüme elde edilmiş oldu.

İTHALATA DAYALI SAĞLIKSIZ BİR BÜYÜME

Bir de baktığımızda büyümede net ihracatın katkısı yok yani üretimi arttırarak, üretimi dış aleme satarak elde edilen bir büyüme değil. Tam tersine dış alemden daha fazla satın almaya dayalı sağlıksız bir büyüme. Zaten cari açık ve dış ticaret rakamlarına baktığımız zaman tüketimin ciddi bir şekilde patladığını görüyoruz. İlk yedi aydaki tüketim malları ithalatı 27 milyar dolar, bir önceki yıla göre 12 milyar dolar daha fazla.

İnsanlar, uygun borçlanma koşullarından da yararlandılar. Döviz kurunun zapt edilmesi buna bağlı olarak da dış alemden gelen ithal ürünlerin fiyatlarının göreceli az artışı ve bunun devam etmeyeceği algısı da talebi öne çekti.

Böylece bütün ekonominin makro dengelerini bozmak pahasına ekonominin genel potansiyelinin altında bir büyüme elde edildi. O nedenle de önümüzdeki dönem, 2023’ün ilk çeyreğinden başlayarak talebin hız keseceğini belirgin bir şekilde işaret ediyor.

KÂRLAR SUNİ ŞEKİLDE ARTTIRILDI

Türkiye’nin en büyük 500 şirketi 2022 yılında net kârlarını yüzde 245,5 artırarak yeni bir rekora imza attı. Şirketlerin rekor kârları ile toplumun giderek altında daha çok ezildiği enflasyon arasında nasıl bir ilişki var? 

Enflasyon, dünyada da çok tartışılan bir konu… Dünyada Türkiye’ye göre çok daha düşük enflasyon oranları olmakla birlikte son dönemde yapılan araştırmalar, enflasyon dinamiğinin en önemli unsurunun kârların suni şekilde arttırılması olduğunu gösteriyor.

Yani şirketler kârlarını bir yönüyle de enflasyona mı borçlu?

Evet. Bunun çeşitli nedenleri var. Birincisi Erdoğan, “Enflasyon psikolojik” dedi. Evet, genel olarak toplumda yüksek enflasyon algısı olduğu zaman ve gerçek enflasyon açıklananın çok daha üzerinde olduğu şeklinde bir algı yaygınlaştığı zaman, ortamdan yararlanıp fiyatları olduğundan fazla arttırabiliyorlar.

Veya maliyetler artmasa da, “Madem enflasyon bu kadar yüksek, ben bir tüketici olarak, birey olarak daha yüksek enflasyona muhatap oluyorum, o zaman fiyatları artırabilirim” diyor.

ENFLASYONİST ORTAMI KİM HAZIRLADI?

Şimdi, bu ‘psikolojik’ tespiti tamamen yanlış olmasa dahi bunun ortamını kimin yaratığı sorusunu sormak gerek. Türkiye’de enflasyon dünyaya göre bu kadar yüksek olmasaydı, -örneğin yüzde 10-15 enflasyonda- bu eğilimle yapılan fiyat artışları bu kadar yüksek olamazdı. Bir kez enflasyonu kontrolden kaçırdığınız zaman buna neden olursunuz.

Enflasyonun nedenlerinden bir diğeri de arz eksikliği. Topluma, ekonomiye yeterince mal ve hizmet sunulmaması fiyatları yükseltir. Türkiye’de başta tarım sektörü olmak üzere arzda ciddi sorun var.

TÜRKİYE’DE TARIM POTANSİYELİ KULLANILMIYOR

Tarımda yeterince üretim olsa fiyatların bu kadar yükselmesi söz konusu olmaz. Aslında tarımda çok sayıda üretici var ve çok fazla kanaldan arz gerçekleşebilir. Tarımın Türkiye’de potansiyelinin çok altında olması, potansiyelini kullanamaması enflasyonu sıçratan ciddi bir neden…

Zaten yurttaşlarda gerçek enflasyonun açıklananın üzerinde olduğu kanısı hakim.  Bunun bir kaynağı TÜİK’in açıkladığı rakamların gerçeği tam yansıtmaması olabilir ama diğer bir kaynağı da şu: Alt gelir grubundaki insanların gelirlerinin önemli bir kısmı gıdaya, konuta ve ulaştırmaya gidiyor. Bu, yüzde 70’in üzerinde…

TÜİK’in kendi rakamları bile gıda enflasyonunun yüzde 70’ler, taze meyve-sebze enflasyonunun yüzde 80-85’ler civarında olduğunu söylüyor. Kira artışları her ne kadar yüzde 25’le sınırlı olsa da yine TÜİK’in rakamlarına göre yüzde 80 civarında.

Dünyada enerji, akaryakıt fiyatlarının yükselmesi geçtiğimiz yılda Türkiye’ye ortalama enflasyonun üzerinde yansıdı. Böylelikle dar gelirli insanların muhatap olduğu enflasyon, açıklanan manşet enflasyonun çok daha üzerinde oldu. Bu da nedenlerden birisi…

NEBATİ’LER KAVCIOĞLULLARI OLMASA ŞİMŞEK’LER ERKAN’LAR OLAMAZDI

Mehmet Şimşek’in başına geçirildiği ekonomi yönetimi, enflasyonla mücadelede kararlı olduklarını her fırsatta dile getiriyor. Bu nasıl mümkün olacak, ‘enflasyonla mücadele’ dedikleri zeminde hangi araçları kullanmayı hedefliyorlar?

Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor. Mehmet Şimşek, Hafize Gaye Erkan yurt dışında eğitim görmüş, uluslararası finans çevreleriyle yakın bağları olan, dünyayı takip eden uluslararası figürler olarak göreve getirildi. Nurettin Nebati, Şahap Kavcıoğlu gibi yerli ve taşralı figürlerin yerine daha modern figürler… Ben bu algının doğru olmadığını düşünüyorum.

Birincisi Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi döneminde kişiler, iktidarın ve Cumhurbaşkanı’nın ihtiyaçlarına göre göreve getirilir ve gönderilirler.

Demin anlattığım döviz kurunu yatay tutma, faizleri düşük tutarak talep canlılığını devam ettirme, zamları erteleme ve benzeri politikalar seçimlerden istedikleri sonucu alarak çıkmalarını getirdi. Nebatiler, Kavcığolları olmasa bugün Şimşekler, Erkan’lar o görevlerde olamazdı.

HAYAT STANDARTLARININ DÜŞMESİ PAHASINA…

Dünyada da enflasyonla mücadelenin belli yöntemleri var. Özellikle insanların satın alma gücünün düşmesini, hayat standardının gerilemesini, talebin yavaşlamasını göze alırsanız enflasyon da hız kesebilir.

Ama bu dediğim gibi insanların hoşnutsuzluğunun artması, yaşam standartlarının gerilemesi pahasına olacak. Zaten Mehmet Şimşek bunun önümüzdeki dönemde daha belirgin hale gelecek politikaların ip uçlarını veriyor.

Yani reel ücretlerin düşürülmesi, ücretlerin enflasyona paralel artırılması uygulamasına son verilmesi, faizleri arttırılarak hem bireysel kredi faizlerinin yükseltilmesi hem miktarın daraltılması, limitlerin sınırlanması yoluyla insanların gelirin ötesinde harcama mekanizmalarının da önü tıkanacak. Ve bunun sonunda mal ve hizmetlere olan talepte bir yavaşlama olacak. Bu da haliyle enflasyon oranında bir geri çekilmeyi getirecek.

BÜYÜME İLE ENFLASYONUN DÜŞÜRÜLMESİ BİRLİKTE MÜMKÜN DEĞİL

2024-2026 dönemine ilişkin enflasyon, istihdam, büyüme gibi temel makro ekonomik hedeflerin yer aldığı Orta Vadeli Program’ı gerçekçi ve uygulanabilir bulabildiniz mi? 

Orta Vadeli Program’da (OVP), büyümenin nispi olarak yüzde 5’in altına düşse de 4 ve üzerinde seyretmesini ve aynı zamanda enflasyonun düşmesini çok zor görüyorum.

Bu ancak nasıl mümkün olabilir; siz ücretleri düşürerek üretimi büyük ölçüde yurtdışı piyasalara yönlendirerek kağıt üzerinde bunu sağlayabilirsiniz ama zaten bakıldığında OVP’de cari açığında 3 yılda 95 milyar dolar olacağı ve her yıl 30 milyar doların üzerinde seyredeceği öngörülmüş. Yani kendileri dahi böyle bir gelişme beklemiyorlar.

Zaten kısa sürede ülkenin imalat potansiyelini çok fazla arttıramazsınız. Dünyada da çok uygun büyüme koşulları yok. O açıdan bu mümkün değil.

Onun için büyüme ile enflasyonun düşüşünü bağdaştırdığını iddia eden politikaların, öngörüldüğü şekilde rakamlara yansımayacağını düşünüyorum.

OVP İDDİASI, ANCAK ÜCRETLERDEKİ GERİLEMEYLE DÜŞÜNÜLEBİLİR

OVP, milyonlarca çalışan ve emekliyi ilgilendiren ücretlerle ilgili ne söylüyor? 

Programın makro rakamlarına, projeksiyonlarına baktığımızda sözü edilen hedeflere ulaşma iddiasının ancak ücretlerdeki gerilemeyle mümkün olabileceğini düşünebiliriz.

Zaten şöyle bir uygulama var: Kamuda seyyanen zam… Kamuda çalışanların en düşük maaşı 22 bin liraya kadar yükseltildi ama bu nasıl bir sonuç verdi? Nispi olarak daha yüksek ücret alan, diplomaları, liyakati, hizmet süresi-kıdemi nedeniyle görece yüksek geliri olanların geliri daha az arttı, reel olarak gerilemiş oldu.

En düşük emekli maaşlarına seçimden evvel bir zam yapılıp 7 bin 500 liraya çekilmiş, asgari ücret enflasyona paralel olarak arttırılmıştı. Bu, alt gelir düzeyinde mutlak yoksulluğa neden olmayacak uygulamalar yapıldığını gösteriyor ama onun biraz üzerinde geliri olan kesimler de oraya yaklaşıyorlar.

Merkez Bankası, son enflasyon raporunda asgari ücretlilerin oranının genel iş gücü içerisinde yüzde 43,2 olduğu hesaplandı ama alt kırılımlarına baktığımız zaman zaten kamuda çalışanlar bu asgari ücretin üzerinde gelir alıyorlar. Ama belli sektörlerde inşaat, tekstil, hazır giyim, ayakkabı, gıda üretimi, lokanta restoranlar var… Bunların yüzde 70-75 aralığında olduğu görünüyor.

ASGARİ ÜCRETLİLERİN ORANI YÜZDE 80 OLACAK, İŞSİZLİK ARTACAK 

Önümüzdeki dönemde özellikle özel sektörde asgari ücretli oranının yüzde 80’lerin üzerinde olacağını, Türkiye’nin bir asgari ücretliler toplumu olacağını, bu sürecin ivme kazanacağını düşünüyorum.

Genel olarak da ekonomideki bu soğuma haliyle işsizliğin artışını getirecek. Türkiye’de işsizlik sorunu olmadığından söz ediliyor ancak yüzde 10 civarında seyreden işsizlik, dünya standartlarına göre aslında çok yüksek bir oran.

Atıl işgücüne baktığımız zaman onun da yüzde 20-25 aralığında seyretmesi insanların istediği kadar süre çalışamadığını, istediği işlerde çalışamadığını veya cesaretini kaybettiği için işgücü piyasasından çekildiğini çağrıştırıyor. Önümüzdeki dönemde manşet işsizlik rakamlarında belirgin bir artış olacağını düşünüyorum.

Bu, sadece iş başı yapamamak değil işbaşı yapanların da pazarlık gücünün azalması anlamına geliyor. Asgari ücrete paralel gelirin norm haline gelmesi süreci daha da belirginlik kazanacak.

STAGFLASYON: ENFLASYON İLE EKONOMİDE YAVAŞLAMA BİRLİKTE OLACAK   

Ekonomistler, “Bunlar daha iyi günlerimiz, siz hele yerel seçim sonrasını görün” yorumlarını çokça yaptı. Katılır mısınız? Yerel seçimlerin ardından emeğiyle geçinmek zorunda olan milyonlarca insanı ne bekliyor?  

Enflasyon nispi olarak düşse de genel anlamda yüksek seyredeceği, ekonomide durgunlaşmanın, soğumanın belirginleşeceği bir dönem yaşayacağımızı düşünüyorum. Bu da literatürde stagflasyon yani enflasyonla ekonomideki yavaşlamanın birlikte seyretmesi anlamına geliyor.

Geniş kitlelerde yaygın hoşnutsuzluğun önüne geçmek için belli politikalar izlenebilir. Örneğin temmuz zammından pay alamamaları nedeniyle emeklilerin çok ciddi tepkileri var. Buraya belli makyajlar yapılabilir ancak Mehmet Şimşek’in temsil ettiği piyasacı politikaların devamı halinde ücretler açısından iç açıcı günlerin gelmeyeceğini görmek gerekiyor.

TEPKİLER DİLE GELECEK, EMEK CEPHESİNDEN İTİRAZLARA TANIK OLABİLİRİZ 

Burada toplumsal dinamikleri göz ardı etmeyelim. Muhalefet partilerinde yaşanan dağınıklığa rağmen toplumsal muhalefette özellikle son dönemde işçi grevler ve eylemlerinin yaygınlaşması, emeklilerin seslerini yükseltmesi, tahminim önümüzdeki dönemde kredi kartı tüketici kredisi faizlerinin artması sonucu insanların bu zeminde de şikâyetlerini dilendirmesiyle birlikte aslında emek cephesinden yükselen toplumsal bir dinamizme de tanık olabiliriz.

Geçmişte işçi eylemlerinin yükseldiği dönemleri hatırlarsak, neoliberalizmin 80’lerde 90’larda gemleri iyice azıya aldığı dönemlerde bunun emek cephesinden bir tepkisi de olmuştu. Zaman zaman da belirgin kazanımlar elde etmişlerdir. Ben önümüzdeki dönemde toplumsal mücadelelerde ciddi bir hareketlenmenin, canlılığın yaşanacağı, bu tepkilerin dillendirileceği bir dönem bekliyorum.

ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram
WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com