Türkler, Ermeniler; iyiler ve kötüler

Ninemi yara bere içinde bulup, evine alan, akşamları seven, babacan adamın ve çocuk yaşta zavallı bir yetimi kıskanabilecek, ona zulmedebilecek bir kadının torunları var memleketimde hala.

ALİN OZİNİAN 25 Nisan 2021 YAZARLAR

Son 20 senedir, mesleğim dolayısı ile 24 Nisan Ermeni Soykırım Anma Günü’nü farklı kıtalar, farklı ülkeler, farklı şehirlerde geçirdim.

İstanbul’daki anmaların her zaman benim için ayrı bir yeri oldu fakat 2017 yılındaki Lübnan ziyareti sırasında katıldığım törenler bazı şeyleri anlamam, anlamak üzere olduğum şeyleri kelimeler dökmek için vesile oldu.

Beyrut başta olmak üzere, gezdik Lübnan’ı. Ne güzel bir ülke, ne güzel bir şehir, Akdeniz’in kıyısında ne muazzam bir çeşitlilik ve ne bitmez bir kaos…

Beyrut’taki Ermeni mahallelerini, kiliseler, okulları, gazeteleri, dernekleri, partileri ziyaret ettim, yöneticiler ile görüştüm, panellere katıldım, ziyarettin ilk gününden itibaren bu şehirde farklı olan, beni hüzünlendiren bir şey vardı. Çok yoğun hissettiğim “bu şeyin” adını bir hafta boyunca koyamadım, ta ki Ermeni köyü Anjar’a gidene kadar.

Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde yer alan Anjar önemli Ermeni yerleşim yerlerinden biri. Beyrut’a 58 kilometre uzaklıkta yer alan Anjar, Musa Dağı bölgesindeki köylerden göç ederek gelen Ermeniler 1939 yılında kurmuşlar.

Köydeki panelden önce kilisenin tatlı rahibesi ile tanıştım, uzun siyah etekleri, boyundaki kocaman haçı ile külüstür, düz vites arabasını ustalıkla kullanan renkli, harika bir insandı rahibe.

Binadan bu Akdeniz köyünün eşsiz manzarasını, mis kokulu ağaçlarını izlerken, “Geldiğimde 8 yaşındayım, çöldü buralar”, dedi ve durdu. “Ağaç diktik, köy kurduk, evimiz, memleketimiz yaptık buraları.”

Hüzün çökmüştü üzerimize, kendi ailemin hikayesini anlattım ben de ona. Marta’nın hikayesini. Anne tarafımdan tek ailem Marta’ydı çünkü.

6 yaşındaydı anneannemin annesi Marta, Ünye, Ordu’daki evlerinde 8 kardeşiyle ve güzelliğini tüm hayatı boyunca anlattığı annesi ve güçlü babasıyla yaşayıp gidiyorlardı. Bir gece yarısı kapıları çalınana kadar.

Hep birlikte dışarı çıkarıldılar, tüm köy halkı meydana toplanmıştı. Çocukları bir kenara ayırdılar, erkekleri bir kenara, kadınları bir tarafa.

Güzel ya da güzel sandığı annesini ve güçlü olduğuna inandığı babasını son gördüğü andı bu.

Çocukların boğazına başparmağını sürerek ayıran adamdan bahsettiğinde, her seferinde büyürdü gözleri ninemin… Ben, o anlarda, tüm olanları onun, Martha’nın çocuk gözlerinden görürdüm sanki.

Marta Ohanian (Takuhi Bükücian’ın annesi) ve Takuhi Bükücian (Anneannem) İstanbul

Çocukların en küçüğü olan Martha daha küçük çocukların olduğu tarafa götürülürken, artık ağabey ve ablalarını da kaybetmişti. Bir tek kendisinden iki yaş büyük Minas Ağabeyi’nin ne tarafta olduğunu kestiremedi. İki adam Martha hakkında tartışmaya koyulmuşlardı; “Yok büyük bu!” diyordu biri, arka tarafa götür bunu. “Yok!”, diyordu öteki, “Hatırlamaz bu bir şey, kalsın…”

Genç olan gözleriyle, bana, “Kaç!” dedi diye anlatırdı ninem.

Koşmuş olanca gücüyle, koşmuş, kaçmış. Aç kalmış, yollarda kendinden büyük kızlar ile karşılaşmış. Bazısı topladığı otlardan vermiş yesin diye, bazısı yardım etmiş dereden su içmesine.

Ta ki üniformalı bir asker Martha’yı bulup eve götürene kadar. “Karısı ben hiç sevmedi” derdi. Askerin, “Büyür sana yardım eder, niye istemiyorsun?” diye ikna etmeye çalıştığını anlatırdı ninem.

“Döverdi beni karısı, akşam babam gelince, severdi beni, ‘Yemek yedin mi?’ diye sorardı. Sabah karısı ‘Bir daha kucağına oturursan kırarım dizlerini.’ diyerek yine döverdi. 13 yaşıma geldiğimde, karısı bana ‘Kaçacaksın bu evden.’ dedi. Kaçtım, geldim işte buralara…” derdi.

İstanbul’a geldiğinde 18 yaşında Martha, o geçen senelerde neler olduğunu bilmiyoruz, anlatmazdı susardı. Ama güzel ve becerikli bir kadın olduğu halde fakir ve 3 çocuklu bir adamla evlenmek zorunda kaldığına göre o yılların da hiç parlak geçmediğini anlayabiliyorum.

Benim büyük dedem Ardaşes, yani Martha’nın yaşlı kocası, Sivaslı. O dönemde sağ kalmayı başarabilmiş oğlan çocuğu, biraz büyüyüp bir Kürt aşiret reisinin kızına âşık olunca, Ermeni’ye de kız verilmeyince, İstanbul’a kaçmış aşıklar…

Ama töre var… Birkaç sene sonra bulmuşlar âşıkları, öldürmüşler Kürt kızını; dedem perişan, çocukları annesiz… Martha gelmiş eve… “Ben büyüttüm ama beni hiç sevmediler, Ardaşes de sevemedi, aşkını hiç unutamadı.

“Geceleri anlatırdı bazen karısını özlemle, o ağlardı, ben de ağlardım. Hem benim, hem kocam, hem de kocamın karısı için…” derdi.

Anneannem Ardaşes’in son, Martha’nın ilk kızı.

İki yetim, iki kaçak Ermeni çocuğun, Martha’nın annesine benzeyen ailenin güzel ve kardeşlerine göre üvey kızı…

Martha’nın bana bu hikayeleri anlatması hiç istenmezdi hatta yasaktı. Kızarlardı ona, “Bitmiş gitmiş, bulandırma kafasını çocuğun” derlerdi.

Ne zaman el ayak çekilse, uygun vaktini bulsam dizinin dibinde biterdim Marta’nın, anlat derdim, anlatırken hafiflerdi gibi gelirdi bana…

Marta korkuturdu ama beni bazen. Ailede bir çocuk doğduğunda “Tüm köyün çocukları öldü, bir tane doğmuş ne olur…” derdi.

Kiliseye gittiğimizi duyduğunda “Allah yok, olsaydı bırakmazdı böyle olsun!” diye bağırırdı. Küçüktüm, korkardım o bağırışlardan.

Deniz kenarlarında dalıp giderdi suya bakarak, “Kan aktı dereler, kan” derdi… Gözle, kaşla susmasını işaret ederdi büyükler.

Anlattıklarım bitince, derin bir nefes aldık. Göz yaşlarımı sildi rahibe. “Sınav.” dedi, “Hayat bir sınav.” ve ekledi “Hepimizin hikayesi var, biri diğerinden daha karanlık…”

Beyrut’a geldiğim andan beri içimde hissettiğim hüznün neden olduğunu anlamıştım.

Lübnan bir “Ermeni yetimler yurduydu.”

Burada İstanbul, Paris, New York gibi ailesi soykırımı yaşamamış, olanları bir tarih bilgisi gibi öğrenmiş kimse yoktu. Buradaki Ermeni Diasporası, soykırımın, tehcirin, katliamların artığıydı…

Tam anlamı ile yalın ayak kurtulan yetim, öksüz Ermenilerin tekrar dirilme, yaşama mücadelesi idi Lübnan Ermenileri’nin tarihi…

Martha’dan, çok daha ağır, tahayyül etmesi zor, acıklı hikayeler dinledim.

Mutlu olduğu bir anı hatırlıyorum sadece. Ordu’dan gemiyle Rusya’ya kaçabilmiş en küçük ağabeyi Minas’tan gelen mektupları alır koklardı, öperdi. Ermenistan’ın Doğu Ermenicesi ile yazılmış bu mektuplar çok zor okunur yazılanlar pek anlaşılmazdı. Fotoğraflara bakardı, kendi kanından kalan tek bir insanın yaşadığını bilmenin tuhaf mutluluğu ile.

Onu kaybettiğimizde 14 yaşımdaydım, hâlâ bazen acaba şimdi huzura kavuştu mu diye düşünürüm.

18 yaşında, Doğu Ermenicesini öğrendikten sonra tüm mektupları bulup, okuduğumu hatırlıyorum, onun anlayamadığı ve benim ona tercüme etmeye geç kaldığım Minas’ın adını Marta koyduğu en büyük kızının özlem ile tek akrabaları olan halalarına yazdıkları mektupları…

Anlattıkları, beni düşman etmedi Türklere. Çünkü bugün karşımda duran Türk’ün, küçük bir Ermeni kızı infaz etmek isteyen adamın mı, yoksa amirin emrine uymayıp kaçmasına yardım eden vicdanlı adamın mı torunu olduğunu bilmiyorum.

Ninemi yara bere içinde bulup, evine alan, akşamları seven, babacan adamın ve çocuk yaşta zavallı bir yetimi kıskanabilecek, ona zulmedebilecek bir kadının torunları var memleketimde hala.

Dünyada Türkler ve Ermeniler yok; dünyada iyiler ve kötüler var.

WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com